Yiyecekleriniz yiyecek, ilaçlarınız ilacınız olsun

Fotoğrafın tamamı arkdşlr
Fotoğrafın tamamı arkdşlr

Üstteki sözün orijinali “Yiyecekleriniz ilacınız, ilacınız yiyecekleriniz olsun”. Cümle Hipokrat’a atfediliyor. Fakat bu sözün gerçekten söylenmiş olduğuna dair hiçbir kanıtın olmaması yanı sıra bu aforizma muhtemelen yanlış yorumlanmış ve çevrilmiştir. Bu cümlenin ne zaman kullanılmaya başlamış olabileceğine dair araştırma yapmış bir PhD var. Ama bu küçük incelemeyi ciddiye alıp almamanız size kalmış.

O halde bu sözden ne çıkardığımı sizden bahsedeyim:

Hadi yiyeceklerimiz ilacımız oldu => avokado = ilaç               
Kafenin birinde yediğiniz çikolatalı cheesecake = intihar hapı?


=> Ortoreksiya Nevroza???

Kaynak: https://www.befitandfine.com/healthy-diet-obsession-eating-disorder-orthorexia/
Ortoreksiya Nevroza: Bu hastalığa yakalandığınızda brokoli yiyemediğiniz için buna sebep olduğunu düşündüğünüz her şeye karşı kan davası güdüp namusunuzun daha da kirlenmemesi için zamanla dışarıya çıkamaz, tatile çıkamaz, 1 hafta önceden öğün planlar hale geliyorsunuz.

Tıp okuyan arkadaşların tıp tarihiyle alakalı gönderiler paylaştığı “Bedside Rounds” adındaki bir podcast grubunun Hipokrat’ın “yiyecekleriniz ilacınız olsun” neden demiş olamayacağı hakkındaki bir yazısı (içine kendi yorumlarımı ve ek kaynak ekleyerek ve basitleştirerek yazıyı az buz değiştirdim yani eğer meraklıysanız yazının orijinali burada):

Şimdi Hipokrat’ın bu cümleyi gerçekten söylediğini varsayalım. O halde bu sözü gerçekten anlayabilmek için öncelikle antik dünyanın “hastalık” olgusunu nasıl yorumladığına bakmamız lazım. Hipokrat Koleksiyonu’ndaki yazarlar (veya hipokratik doktorlar) hastalıkların doğal yollarla oluştuğunu, doğaüstü sebeplerden dolayı kaynaklanmadığını düşünmüşlerdir; ki bunun en güzel örneklerinden biri Hipokrat’ın “Kutsal Hastalık Hakkında” adlı kitabının epilepsi hastalığına yer verdiği kısım. Fakat antik tıbbın hastalıkları sınıflandırırken benimsediği bilimsel bakış açısıyla modern tıbbınki oldukça farklıdır:

Hipokrat döneminden 18.yy’ye kadar insan sağlığını (gerek zihni gerek fiziki olarak) oluşturduğuna inanılan “Humoral Patoloji Teorisi”
Kaynak: https://www.nlm.nih.gov/exhibition/shakespeare-and-the-four-humors/index.html

Üstte gördüğünüz resmi daha ayrıntılı incelediğimizde insan sağlığı kan, kara safra, sarı safra ve balgam olmak üzere toplam 4 farklı vücut sıvısından oluştuğunu görüyoruz. Bu teoriye göre hastalıklar, bu vücut sıvıları arasındaki denge bozulduğunda ortaya çıkıyor. Bu teoriye göre insanoğlunun yaşamı doğayla yakından ilişkili olduğundan dış koşullar, vücut sıvılarının oluşumunu ve dengesini derin bir şekilde etkiliyor. Mesela dağlık bir yerde yaşamak soğukkanlılıkla ilişkiliyken bozkırlarda yaşamak melankoliyle ilişkili olabilir. Bu örneklemeyi gıdalar için de kullanabiliriz.

Bu teori tanıtımını bir tarafa bırakalım ve şu yiyecekleriniz ilacınız olsun sözü analizine geri dönelim. Açıkçası bir üst paragraftaki yazılardan dolayı Hipokrat “Yiyecekleriniz ilacınız olsun” cümlesini gerçekten söylemiş olsa bile Hipokrat’ın aslında yiyeceği ilaçla eşdeğer tutmaya çalıştığını düşünmüyorum.Hipokrat’ın bu tartışmalı aforizmasının gerçekliğini araştıran Diana Cardenas’a göre Hipokrat’ı benimsemiş doktorlar (dolayısıyla hipokrat), gıdanın vücutta sindirildikten sonra vücut içinde bulunan bir madde haline geldiğini, ilaçların ise vücudun doğasını değiştirse bile vücuda ait bir maddeye dönüşmediğine inanıyordu.

Cardenas D, Let not thy food be confused with thy medicine: The Hippocratic misquotation, e-SPEN Journal(2013), http://dx.doi.org/10.1016/j.clnme.2013.10.002
(Araştırma için bu yazının 2. linkine bakın)

Bana kalırsa hipokratik doktorlar ve antik tıp, gıdaların sıcaklıkla birlikte 4 sıvı arasındaki dengeyi sağlamak yani hastalıkların oluşmasını önlemek adına kullanılması gerektiğine inanmışlardı; hastalığı tedavi etmek adına değil. Zaten o dönem kullanılabilecek ilaç sayısı / tedavi olarak kullanılabilecek yöntemler ve bunların etkisi ne kadar olabilir ki? Bulabildiğim kadarıyla tedavi yöntemi olarak kullanılan bir kan akıtma yöntemi var (bloodletting) bir de bitkisel ilaçlar. Kan akıtma tedavisi, 3000 yıl kadar önce antik mısır’da kullanılmaya başlıyor ancak etkisinin düşüklüğü fark edildiği için 19.yy’dan itibaren geçerliliğini kaybediyor ve günümüzde tedavi yöntemi olarak kullanıldığı alanlar çok az. Aynı zamanda çok ta tehlikeli çünkü farkında olmadan hastadan gerekenden çok daha fazla kan alabilirsiniz ki bu durum ölüme bile sebep olabilir. Özetle, eğer hastaysan güçlü bir tedavi yok o dönem.

— Bedside Rounds bölümü biter —

Ve eğer gıda = ilaç/tedavi anlayışını benimsersek Çatalhöyük zamanlarına dönüş yapıyoruz. Hani bazı like avcısı ikoncanlar ve bu arkadaşlardan etkilenen takipçiler ilkel dönemlerde sağlık çok iyiydi diyip duruyorlar ya, tamamen hurafe. Şu anda nefret edilen modern tıp ürünü ilaçlar insanların hem yaşam kalitesini hem de yaşam süresini arttırdı. Mesela diyabetli insanlar, hayatlarını enjekte edilebilen insüline borçlu. Demiyorum ki ilaç endüstrisinde tarih boyunca hiçbir skandal yaşanmadı ve endüstri içerisinde aksaklıklar yok.

İlaç dedik bu konu bazı kişiler için modern bilime kadar genişletilebilir bence. Dünyada bu kadar araştırma yapılıyor, büyük firmalar bir ürünün etkisini inceleyen bu çalışmalara karşı herhangi bir manipülasyon yapıyor olabilir mi? Veya araştırmacılar taraf tutuyor ve bizden gerçeği saklıyor olabilir mi?

Dünyanın en prestijli tıp dergilerinden The Lancet’in editörü Richard Horton’a göre bu post-truth çağında yayınlanan makalelerin karnesi pek iç açıcı değil. Belki de yayınlanan çalışmaların yarısı yanlış metodlarla gerçekleştiriliyor. Bu şartlar altında bir çalışmayı okuyan kişinin o çalışmadaki veriyi yorumlayabilme kapasitesinin çok önemli olduğuna inanıyorum. Bu yüzden bana göre literatür okuyabilmek veya yapamıyorsanız bu olayı işini iyi yapan profesyonellere bırakmak bu açıdan çok önemli. Bana kalırsa Richard Horton’la birlikte Trainresarch ta araştırmaların şeffaflığı hakkında gayet iyi açıklama yapmış (2’si de benzer şeyler söylüyor da bu daha genel. Horton’unkisi biraz daha ayrıntılı):

“Açıkcası kendi derlediğim tüm gönderiler de dahil manipülasyon veya yanlılık her bilimsel araştırma için mümkün. Bu yanlılığın veya manipülasyonun engellenmesi ise başta araştırmacının etik ve ahlaki değerlerine, ikinci olarak ise araştırmayı yayınlayan bilimsel dergiye bağlı. Özellikle yapılan araştırmayla alakalı araştırmacılar manipülasyon yapmasalar da ortaya koydukları hipotezleri doğrulamak için bir yanlılık içerisinde olabilirler. Bu yanlılığın önüne geçmek için istatistiki (bias) olarak bazı yöntemler kullanılıyor. Yine aynı şekilde araştırmayı yapanların veriler toplanırken verilerin kimlerden toplandığını bilmeden değerlendirmesi, ana değerlendirmeyi araştırmacılar dışında bağımsız kişilerin yapması gibi birçok yol bu yanlılığın önüne geçmek için kullanılıyor. Ancak tabii ki bu yöntemler araştırmacı baştan manipülasyon yapacaksa hiçbir anlam ifade etmiyor. Burada da yapılacak en mantıklı strateji, araştırmanın nasil yapıldığı, verilerin nasıl toplandığı, araştırmanın yayınlandığı derginin güvenilirlik derecesi, hakem kontrolünün ne sağlamlıkla yapıldiğına bakmak denebilir. Ve belki de en önemlisi, örneğin aspartam ile ilgili bir sonuç elde ediliyorsa, bu sonucu başka araştırmacılarda tespit edebiliyor mu sorusuna cevap verilmesi gerekiyor. Ortaya konulan bilgiler ne kadar farklı araştırmacı tarafından doğrulanabiliyorsa güvenilirliği o seviyede artış gösteriyor. Bu nedenle, aspartam gibi farklı maddeleri inceleyen çalışmalarda, yukarıda saydığım kriterlerde ve farklı araştırmacılar tarafından elde edilen sonuçlara bakılması gerekiyor. Bu tabii ki güvenilir veriler artarsa şüpheyi ortadan kaldıracağımız anlami taşımamakla birlikte, kanıt eğilimi lehine görüşümüzün olabileceği anlamına geliyor. Kısacası şüphe daimi olmalı 🙂 Ancak verilerin toplanma şekline bakarak konuyla ilgili de güven seviyesi arttırılabilir.”

@trainresearch

Fakat aynı zamanda modern bilimin artısıyla eksisiyle buralara kadar geldik ve bu dönemde yayınlanan makalelerin kontrolü tarihte daha önce hiç olmadığı kadar sıkılaştı. Bazı dergilerde çalışmalar diğer bilim insanlarınca değerlendiriliyor ve o çalışmalar o bilim insanları onay verdiği takdirde yayınlanıyor (peer-review).

Kötü bir şekilde kontrol edilen çalışmalar var mı?

Bazı araştırmalarda çıkar çatışması vs. devreye giriyor mu?

Kesinlikle var ve giriyor. Ama Instagram, TikTok, Youtube’ta paylaşım yapan kişiler ne kadar sıkı bir şekilde kontrol ediliyor? Şimdi kafamızda bir kişi yaratalım, adı x olsun. Bu arkadaş doktor / tipik bir influencer olsun, beslenmeyle ilgili paylaşımlar yapmaya başlasın ve zamanla yüzbinlerce takipçisi olsun (bu arada tıp eğitimi alırken beslenmeyle ilgili bilgiler diyetisyenlere göre daha temel olduğundan doktorların beslenme bilgisi genelde iyi değildir). O kişinin asla şarlatanlık yapmayacağını nereden biliyoruz? Dünyada bol bol görmüyor muyuz zaten beslenme konusunda uzmanlaşmamış insanların haddini bilmez bir şekilde konuştuklarını? Konu beslenme olunca beslenme hakkında hiç eğitim almamış bir influencer sağlıklı gözükmenin yolunu bir şekilde buldu ve bazı doktorlar diyetisyenlerin aldığı eğitimi hafife alıyor diye bu 2 grup beslenmeyle alakalı bir şeyler söylemeye çalışıyor sanırım. X’in çalışmalara karşı yanlılığı var mı yoksa x bilime objektif bakan biri mi? O kişi bir konuyla ilişkin kendi bulduğu araştırmaları alıntılayıp insanların gözünde kanıta dayalı birisi gibi duruyor olabilir ama başka insanların daha iyi karşıt görüşlerine ve kanıtlarına karşı (ya da cevap verecek kadar bilgisi olmadığı durumlarda) nasıl tepki veriyor? O kişileri engelliyor mu? Madem kendisi çok bilgili, o halde neden kendi meslektaşlarına seminarlar düzenlemiyor veya düzenliyorsa kendisinin düzenlediği seminarlara kimler katılıyor? X’in takipçilerinin kimliği nasıl? Eğer bu arkadaş yiyecekleriniz ilacınız ilacınız yiyecekleriniz olsun temalı bir paylaşım yaptıysa diğer paylaşımları nasıl? Ürün, kitap vs. tanıtımı ve satışı amaçlı paylaşımlar çoğunlukta mı? Bunlar ve daha akla gelebilecek diğer bir sürü noktayı ele aldığımızda internet kendi halinde tam iki ucu keskin bir kılıca dönüşüyor: kılıcı iyi kullanabiliyorsan tam bir samuraysın; kullanamıyorsan savaş sırasında ordunu ve kendini tehlikeye sokan bir asker. Instagram, Youtube berbat bir yer sakın oralarda vakit harcamayın demiyorum; aksine orada akademik dünyada kendi alanında saygın olan insanlar -Brad Schoenfeld, Alan Aragon, Asker Jeukendrup vs-, akademik olarak sadece lisans mezunu olmakla kalıp isminin yanına tonlarca derece yazan insanlara ecel terleri döktürenler -Lyle Mcdonald buraya rahatlıkla girer bence-  de var ama yine de bilimle interneti karşılaştırdığında bilim kesinlikle daha ön plana çıkıyor. Bu yüzden bir konu hakkında hiçbir şey bilmediğin takdirde o konu için bilime başvurmanın Instagram’daki birine başvurmaktan çok daha önemli olduğuna inanıyorum (Instagram’da, internette de bilim bulunabiliyor da anladınız işte). çok klişe olacak ama farklı olarak ezberden değil içten konuşarak ve tecrübelerime dayanarak diyorum ki eğer sağlık yoluna yeni girmiş bir yolcuysanız mutlaka girdiğiniz virajı iyi bilen devlette kadrolu bir şöförün otobüsüne binin; inanılmaz işe yarıyor.

İlaçtan bilimden bahsettik o halde besinlere de bakalım. Yediğimiz yiyecekler sağlığımızı elbette etkiliyor; ama gıdayla ilaç birbirinden farklı kavramlar ve bu fark olduğu gibi kalmalı. Ayurveda, fitoterapi, geleneksel çin tıbbı, aromaterapi bunların hepsi gerçekten içi derin ve insanlığa renk katıyor. Fakat yine de ilaç/tedavi yaklaşımı ülkemizde ne kadar yaygınlaşırsa insanların yeme bozuklukları, sağlık problemleri o kadar gelişecek diye kaygılanıyorum.

Neden mi?

Çünkü bazı insanlar kendi kendine ne kadar çabalarsa çabalasın diyetlerini değiştiremiyor ve bu kişiler kendilerini ölesiye suçluyor. Sosyoekonomik düzeyi kötü olan kişi Instagram’da adeta yüceltilen avokadoyu haftasonu pazarında alamıyor diye kendisini ölesiye suçluyor, hele hele ailesiyle birlikte yaşıyorsa.

Neden mi?

Çünkü krem şanti ve beyaz ekmek gıda = ilaç anayasasına göre bir intihar hapı cezası; ama avokado bu anayasanın kanunlarından sadece biri.

Hadi bu 2 grup herkesi yansıtmıyor. Peki ya bu anayasayı kabul eden hukuğu benimsemiş bir quasi-ülke (influencer’ın sayfası) altında yaşayan bir vatandaş bu muhteşem yiyeceklere ulaştı diye hayatını içtiği ilaçlara borçlu olmasına karşın o ilaçları ya doktora danışmadan bırakırsa? Ya da kanserle savaşan birisi naturopatiyi tedavi yöntemi olarak görüp kemoterapiyi ya bırakırsa?

Ya bırakırsa?

Kaldı ki eğer alerjiniz, genetik hastalığınız vs. yoksa bir besin kendi başına sağlığı ahım şahım etkilemiyor. Örneğin tahılın sürekli inflamatuvar olduğu bu yüzden de hiç kimsenin tahılı hiçbir şekilde tüketmemesi gerektiği yazılıyor ama eğer tahıl gerçekten herkes üzerinde bu kadar inflamatuvar etki yaratsaydı italyanlar hastalıklardan kırılırdı (Tahıl Beyin kitabının yazarına buradan selamlar). Aa bak tr’de popüler olan diyet kitaplarından olan Tahıl Beyin adlı kitabı yazdık glutene değinelim bari. Gluten ölümcül bir şey filan değil ekmek yerseniz kayıtsız şartsız demans, şizofren, DEHB başınıza bela olmuyor. Bu iddianın ne gerçekliğiyle ilgili yeterince kanıt var hatta çok çok az ne de kitaptaki o referans gösterilen araştırmalar gluten, DEHB, depresyona sebep olur gibi keskin şeyler diyor. Ancak eğer tahıl ürünlerini yedikten sonra kendinizi nocebo etkisinden bağımsız olarak kötü hissediyorsanız yemeyin. Glutenden kötü etkilenmek için illa çölyak olmak zorunda değilsiniz. Çölyak olmayan gluten duyarlılığı diye bir sendrom da var sonuçta.

Bak sizin için paralı UpToDate’i ayağınıza getirdim xD

Aynı şekilde eğer lektin herkesin korktuğu kadar inflamatuvar olsaydı salçalı kurufasulye yiyen kamyoncuların soyu otoimmun hastalıklardan dolayı şimdiye kadar çoktan tükenmişti. Lektin içeren besinler düzgünce pişirildiğinde lektin miktarı oldukça azalıyor ve geriye kalan miktar sağlıklı insanlarda bir problem çıkarmıyor. Yani fasulyeyi eğer kalkıp çiğ çiğ yemiyorsan sana bir şey olmaz. Ancak lektin belki eklem romatizmasıyla (romatoid artrit) ilişkili olabilir hatta potansiyel bir mekanizması verilmiş. Dolayısıyla lektinin otoimmun hastalıklarla hiç alakası yok ta diyemeyiz. Ayrıca daha önceki postumda yazdığım gibi bazı insanlar lektine karşı daha duyarlı. Onların durumu farklı.

Şüphesiz ki diyetimizi bazı amaçlar doğrultusunda şekillendirdiğimizde genetik sebeplerden kaynaklı hastalıkları, obezite, kanser gibi tehlikeli hastalıkları kontrol altına alabiliyoruz. Ama bir yere kadar. Sağlık dediğin sadece diyetten ibaret değil ki: yaşam tarzınız, genetiğiniz, sosyoekonomik durumunuz, psikolojiniz, eğitim seviyeniz ve daha nicesi… Bu faktörlerin sağlığımıza etkisi gerçekten büyük. Diyeti de bu işin içine dahil ettiğinizde işte o zaman gerçekten ne kadar sağlıklı olduğumuzu tahmin edebiliyoruz.

Sağlığı da bir kenara bıraktım, gıda = ilaç anlayışı yüzünden yemek yemek keyifli bir hobiyken obsesifçe yapılan bir hesap işlemi çabasına dönüşüyor; yemek kültürü kayboluyor; diyetiniz sıkıla sıkıla yapıp sonra bıkıp usanıp en sonunda da daha önceki halinizden bile kötüye gitmenize sebep olan “o diyetlere” benzemeye başlıyor. Neden? Çünkü daima yemek zorunda olduğunuz yiyecekler var ve o diyette yemek istediğiniz hiçbir şey yok.

Ayrıca sözdebilim yapan insanlar bir tarafa, bazı akademisyenler ve profesyonellerin de bu cümleyi alıntıladığını görüyorum. Aslında onların gıda = ilaç demek istemediklerine, ondan ziyade gıdaların çok önemli olduğunu, ilaçları gerek kalmadıkça kullanmamamız gerektiğini söylemeye çalıştıklarını düşünüyorum. Bazı kişilerin yazılarını okuduğum kadarıyla öyle de gördüm; ama kanımca bunu daha iyi ifade eden şeyler söylenebilir.

Kıssadan hisse: yiyecekleriniz yiyecek, ilaçlarınız ilaçlarınız olsun. Her ikisi de bizim için inanılmaz faydalı. İşini hakkıyla yapmaya çalışan bilim insanlarını sevin koruyun. Sözdebilim yapan, kanıta dayalı olmayan ilgi meraklılarını değil.

Küçük Bir Trivia                                                    

Dip not: Bu yazıyı yazarken Abby Langer’ın bu gönderisinden ilham aldım.

Dip not 2: Bedside Rounds’la ancak şimdi tanıştığımdan internetteki herhangi bir tarihçinin doğruluğu belli olmaz kafasıyla antik dönemde tedavi yöntemi olarak ne kullanılıyor diye kendimce tarama yapmaya çalıştım ama major tarih olmayınca bu kadar oluyor. Tarama yaptığımda elde edebildiğim bilgiler Bedside Rounds’unkiyle uyuşuyordu o yüzden rahatım. Bölümleri yayınlamadan evvel meslektaş değerlendirmesi (peer-review) yapıyorlar ve American College of Physicians’la (ACP) anlaşmalı olarak ACP üyelerine CME ve MOC puanları veriyorlar; yani podcastin akreditasyonu bile var diyebiliriz. Bu grubun tanıtım linkibu da ekibin üyeleri.

Peki tüm bunlar hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Çok merak ediyorum. 

            

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: